Dünden Bugüne Osetler’in Tarihi

Kafkasya’nın en eski halklarından biri olan Osetler bu bölgenin tam kalbini oluşturan topraklarda -Ana Kafkas Sıradağı’nın merkez kısmının her iki tarafında bulunan dağ boğazlarıyla onlara bitişik düzlüklerde- yaşamaktadırlar. Terek, Urhu, Liahva, Aragva ve daha nice irili ufaklı nehirlerin doğduğu yerler Oset’lerin ülkesinde bulunmaktadır. Rusya’yı Güney Kafkasya ve Orta Doğu ile bağlayan karayollarının bir ucu -Gürcü Askeri Yolu (Daryal Geçidi); Oset Askeri Yolu (Mamison Geçidi); ve nihayet yakın dönemde açılan Trans-Kafkasya Anadolu (Ruk Geçidi) Oset topraklarından geçmektedir.Tarihi boyunca bütüncül bir etnik-kültürel coğrafya oluşturan Osetya günümüzde yönetsel olarak Rusya Federasyonu’na Bağlı Kuzey Osetya ya da yeni adıyla Alanya Cumhuriyeti ve 1990 yılında Gürcistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya Cumhuriyeti olmak üzere iki kısma bölünmüştür. İki egemen Oset Cumhuriyetinin toplam yüzölçümü 12.000 km kare civarındadır. Osetler’in toplam nüfusu 600.000’in üzerinde olup, bu nüfusun üçte biri anayurtlarının dışında yaşamaktadır.Diğer Kafkas halklarından farklı olarak Oset’ler Hint-Avrupa dilsel ve kültürel-tarihsel birliğinin irani koluna mensupturlar. Oset tarihi ve dili ile ilgili ilk araştırmalar XVIII.yy.’ın sonlarında yapılmaya başlanmış ve Kafkasya’nın tam ortasındaki bölgede kadim Hıristiyanlık geleneğini sürdüren bu Hint-Avrupa halkına ilişkin bu ilk bilgiler romantik Avrupa’yı epeyce etkilemiştir.Geçen yüzyıl için olağandışı görünen bu olgu, birçok Batılı ve Rus bilim insanını Oset’lerin tarihi, dili ve folkloru konusunda ciddi araştırmalar yapmaya yöneltmiştir. Bu araştırmaların en önemli yanlarından birisi, bir bilim dalı olarak Osetoloji’nin ortaya çıkması olmuştur. Değerli çalışmalarıyla bu bilimsel branşın temelini atanlar arasında, Julius Klaproth, Andreas Sjogren, Vsevolad Miller, Maksim Kovalevski, Georges Dumesile, Vaso Abayev gibi önemli isimler bulunmaktadır.Bir Halkın kökeninin (atalarının) geldiği yer ile anayurdunun farklı olması artık, o halkın tarihi yazılırken önemli bir sorun oluşturmamaktadır. Eski çağlardan beri Kafkasya’nın etnik-kültürel zemininde kökleşen Osetler’in bugün artık “Kafkasya’nın otokton halklarından biri olmadıkları” olgusu üzerine vurgu yapılmamakta ve Osetler Avrasya’daki bütün halklar arasında mevcut etnik-linguistik ve kültürel-tarihsel bağların, karşılıklı etkileşimlerin organik bir parçası olarak kabul edilmektedirler. Eski Kafkasyalılar ve Hint-AvrupalılarGeçen yüzyılın 60’lı yıllarında Osetya’nın dağlık kesimlerinde o zamana kadar bilinmeyen bir Bronz Devri kültürünün izleriyle karşılaşılmıştır. KOBAN Köyü yakınlarında bir dağ nehrinin eski mezarları aşındırması sonucunda, bu mezarlardan olağanüstü güzellikte eşyalar ortaya çıkarılmıştır. İlk buluşların gerçekleştiği yerin adını taşıyan Koban Kültürü Bronz Devri sanatının zirvelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Koban uygarlığı en parlak dönemini MÖ.200’li yılların ortaları ile 1000’li yıllar boyunca yaşamıştır. Koban kültürüne ait çok sayıda buluntudan özellikle ikisi, en göz alıcı ve önemli örnekleri oluşturmaktadır: Bunlar Oset dağlarının kuzey yamacındaki Koban köyü ve güney yamacındaki Tli köyü civarında bulunan eski mezarlardır.1Bu bölgelerde ortaya çıkarılan tunçtan eğri baltalar, geniş kemer tokaları, ok ve mızrak uçları, hançerler, bilezik ve kopcalar, insan ve hayvan heykelcikleri sağlamlıkları, itina ile yapılmış süslemeleri ve eksiksiz biçimleriyle oldukça etkileyici görünmektedir. Eşyaların çoğu oyma resimlerle bezenmiştir. Koban sanatının bu özellikleri daha sonraki Alan dönemi eserlerinde de çok belirgin bir biçimde izlenebilmekte ve aynı geleneğin bugünkü Oset sanatında da devam ettiği görülmektedir. Eski Kobanlı’lar (Koban kültürü taşıyıcıları) dağ vadileri ve dağların eteklerine yakın ovalarda yerleşmişlerdi. Ekonomilerinin temelini hayvancılık oluşturuyordu, büyükbaş hayvan ile at yetiştiriciliği yapıyorlardı (Buradan Merkezi Kafkasya’ya özgü mera sisteminin daha Koban kültürü döneminde ortaya çıkmış olduğunu anlıyoruz.) Hayvancılığın yanı sıra, arpa, buğday ve darı ekimine dayalı tarım faaliyetinde bulunuyorlardı. Ayrıca, çömlekçilik ve dokumacılık gibi zanaatlarda oldukça ustalaşmışlardı.Kobanlı’ların etnik ve linguistik kökenleri konusunda henüz kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Uzun süre Kafkas dil ailesine mensup bir kavim sayılmışlarsa da, bu görüşü doğrulayacak hiçbir ciddi bilimsel kanıt şimdiye kadar bulunamamıştır. Son yıllarda ileri sürülen Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yönündeki iddialar da şu ana kadar inandırıcı kanıtlarla desteklenememiştir. Buradaki önemli olan nokta, etnik kökenleri ne olursa olsun Kobanlı’ların, Oset’lerin İrani atalarının Merkezi Kafkasya’ya gelip yerleştiklerinde burada bulundukları ve zamanla asimile ettikleri en eski topluluklardan bir tanesi olmasıdır.MÖ.8.yüzyıl sonlarıyla, 7.yüzyılın başlarında doğudan batıya doğru ilerleyen İrani göçebe İskit kavimleri, Kafkasya’nın kuzeyindeki steplere gelip buralara hakim olmuşlardır. Eski çağ boyunca buradan Ön Asya’ya doğru yaptıkları seferler, İskit’leri dünya tarihinin ön sahnesine çıkararak, kendi sosyal ve kültürel gelişmeleri üzerinde de önemli bir ivme yaratmıştır. Askeri sefer güzergahları Kuzey ve Güney Kafkasya üzerinden geçen İskitler, zamanla ana Kafkas Sıradağı’nın her iki tarafını da yerleşmek üzere yurt olarak benimsemişlerdir. İskit klasik kültürünün özgün nitelikleri bu topraklarda biçimlenmiş, Kafkasyalı ve Ön Asyalı diğer kavimlerle girilen ilişkilerin de bu kültür üzerinde etkileri olmuştur.Yoğun etkileşim ve bütünleşme MÖ.7.yüzyıldan itibaren başlamış, yerli ahali üzerinde siyasi hakimiyet kuran İskit’lerin ileri gelenleriyle Kobanlı’lar arasındaki ilişkiler giderek artmıştır. İskitler ile Kobanlı’lar arasındaki bu etkileşimin en belirgin kanıtları Osetya’daki Tli mezarlarında gözlenebilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, İskitler’in ilk olarak dağlık bölgelere yerleşen küçük asker grupları, yerli kadınlarla evlenerek, onlarla karışmış, sonra da onları diğerleri izlemiştir. Öte yandan İskit-Koban ortak yaşamının gelişmesinin maddi temeli, İskitler’in, dağlardan maden çıkarma ve işlemeyi bilen bu yerli (Koban) toplulukların deneyimlerine ihtiyaç duymasıydı. Nitekim arkeolojik verilerde Kobanlı’ların İskitler’in güneye doğru yaptıkları seferlere katıldıklarını doğrulamaktadır.Böylece MÖ. 7 ve 6. yüzyıllarda Merkezi Kafkasya ile Kafkasya’nın kuzeyindeki step bölgeleri arasında (başka deyişle Ön Kafkasya’da) sosyo-politik ortaklıklar oluşmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemlerde bu ortaklık dilsel ve etnik birliğe dönüşmüştür. Doğudan gelen irani göçebelerin yeni bir dalgası (Sarmat ve Alan akınları) İskitler’in Kafkasya’da kazandıkları siyasi ve etnik-kültürel konumu daha da güçlendirmiştir.. Bu toplulukların sahip oldukları irani dil, onları Avrasya steplerinin ve eski uygarlıkların büyük dünyasına bağlamış, nüfuzlarını artırmıştır. İskit’lerin ve Sarmat/Alan’ların yarattıkları yüksek kültür, sahip oldukları gelişmiş ekonomik ve sosyo-politik sistem, Kobanlı toplulukların giderek İskitler ve Sarmatlar arasında asimile olmalarına yol açmıştır. Bu sentez sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni oluşum, bugünkü Oset halkının ataları olarak kabul edilmelidir.2İskitler ve onların akrabaları olan Sarmatlar Eski Çağın İrani halklar ailesine mensuptular. Linguistik sınıflamaya göre İskitler ve Sarmatlar Doğu-İrani alt gruba dahil edilmekte, tarihsel -coğrafi açıdan ise Kuzey İrani halkların arasında sayılmaktadırlar. Eski İraniler ise dil ve kültür bakımından Hint-Ari kavimlerle çok yakındırlar. İraniler’in ataları önceleri Hint-Avrupa ailesi içinde Hint-İrani(Ari) birliğini meydana getirmekteydiler.Hint-İrani halkların dini ve mitolojik tasavvurlarının, toplumsal düzenlerinin, adet ve geleneklerinin birçok ortak yönleri olduğu bilinmektedir. Temel çekirdeği İskit-Sarmat dönemlerinde oluşan Oset Nart destanları da konuları, motifleri ve imgeleri açısından doğrudan benzeşimlerini İran ve Hindistan’ın epik eserlerinde ve kutsal kitaplarında bulmaktadır.Eski Osetler Yunanlılar, Romalılar, Slavlar, Cermenler, ve diğer Hint-Avrupa halklarıyla sıkı kültürel ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Ayrıca Fin-Uygur ve Türkik kavimlerle girmiş oldukları kültürel ve dilsel etkileşimin de kanıtları bulunmaktadır. Ancak eski Oset’lerin en yoğun etkileşimi Kafkasya’daki diğer yerli topluluklarla olmuştur. Prof.V.Abayev’in belirttiğine göre, “Eski Çağda Osetler’in Hint-Avrupa ailesine mensup halklar dışında kalan kavimlerle kurduğu kültürel-tarihsel ilişkiler içerisinde en önemli ve derin olanlar Kafkas dünyası ile olanlardır     İSKİTLER, SARMATLAR, ALANLAR MÖ. bininci yılda Güneydoğu Avrupa’nın ve Orta Asya’nın steplerine İrani göçebe halklar olan İskitler, Sarmatlar, Sakalar ve Massagetler yerleşmişlerdi. Bu yekpare kültür dünyası, Batı ile Doğu, Güneyin eski uygarlıkları ile Kuzey Avrupa kavimleri arasındaki birleştirici halkayı oluşturmaktaydı. “İskit toplulukları” olarak bilinen bu halklar söz konusu zaman için yüksek sayılabilecek bir kültür yaratmışlar, bıraktıkları mükemmel “hayvan figürleri” ile özellikle güzel sanatlar alanında ünlenmişlerdir. MÖ.5.yüzyıl’da yaşamış ünlü Yunanlı tarihçi Heredot’un gayet ayrıntılı anlattığı üzere Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeydoğusundaki ovalara, Avrupa İskit’leri yerleşmişlerdi. Bunların çoğunluğu göçebe hayvan yetiştiricileriydi, ancak bazı kabileler tarımla da uğraşmaktaydı. Göçebe İskitleri anlatırken Heredot “ne kentlerinin, ne de istihkamlarının olduğunu, evlerini ise beraberinde taşıdıklarını” yazmaktadır. Nitekim göçler sırasında İskit kadın ve çocuklarının arabalara yerleştirilmiş çadırlarda, erkeklerin de at üzerinde hareket ettikleri bilinmektedir.3İskitlerin gösterdiği yükselme, demir işleme teknolojisini öğrenmeleri ve göçebe hayvancılığı geliştirmelerine bağlıydı. Çünkü demir madeninin kullanılması tarım, zanaat ve savaş sanatında bir devrim gerçekleştirmiştir. Çobanlığın yerini alan göçebe hayvancılık ise sürülerin hızla büyümesine ve uçsuz bucaksız steplerin otlaklara çevrilmesine neden olmuştur. İskitlerin başlıca servetini, kuşkusuz, yılkı atları oluşturmaktaydı. Yaptıkları büyükbaş hayvancılığında ekonomik açıdan önemi vardı. Ancak, at mülkiyeti İskitler’de kişinin sosyal onuru ve ekonomik bağımsızlığını bir ölçütü olarak kabul edilmekteydi. Atı üzerinde savaşa katılmak bir İskit için son derece onurlu ve profesyonel bir işti. Tipik bir İskit savaşçısı, mızrak ve “akinak” denilen kısa bir kılıçla donanmış olan atlı okçudur. Yaşadıkları dönemde yenilmez sayılan İskit süvarisi düşmana aniden hücum etme yeteneğiyle ünlenmiştir.MÖ.6.yy.da İskitya’da “on devlet “adıyla bir oluşum ortaya çıkmıştır. Antik yazarların İskit krallığı olarak tarif ettikleri bu siyasi oluşum, her birinin başında ayrı bir kral bulunan üç bölümden meydana gelmekte ve krallardan bir tanesi aynı zamanda bütün İskitya’nın kralı sayılmaktaydı. Her bir krallık bölgesi de yerel hükümdarların yönettiği bucaklara ayrılmaktaydı. Bu hükümdarlar birleşik İskit ordusu içindeki bucak kuvvetlerine komutanlık etmekteydiler. Öte yandan, krallar üzerinde de etkisi olan “halk meclisi” askeri-demokratik geleneği de sürdürülmekteydi. İskitya’nın bu coğrafi ve politik örgütlenmesi, bütün Hint-İrani topluluklarda görülen ve temelinde evrenin üç bölümden meydana gelmiş olduğu yolundaki mitolojik-dinsel tasavvur yatan, üçlü sosyal şemaya dayandırılmıştır. Heredot tarihinde İskit’lerin kökeni konusunda anlatılan efsane, İskitlerin ilk atası olan Targitay’ın aslını tanrılara bağlamaktadır. Targitay’ın üç oğlu Lipoksay, Kolaksay ve Arpoksay, Ari’lerin üç sosyal işlevini -din, savaş ve üretim- temsil etmektedirler. Buna uygun olarak Targitay’ın oğullarının neslinden gelen İskit toplumu üç “uruk” tan, ülkesi ise üç krallıktan kuruludur. Bu üçlü bölünme Oset Nart destanlarında da aynen korunmuştur. Nart’ların üç sülalesi Alegate, Exşartegate ve Borate Nart ülkesini üç kısma ayırmakta ve üç işlevli Ari şemasına göre kurulmuş olan bir toplumu oluşturmaktadırlar. Osetler’in sosyo-politik uygulamalarında bu eski üç öğeli yapının izleri 19. yüzyıla kadar ulaşmıştır.Bu arada tarih bazı İskit krallarının adlarını günümüze şöyle aktarmaktadır: Yarı efsanevi Ariant, İran kralı Darius’u yenen İdantirs, İskit adetlerine ihaneti yüzünden idam edilen Skil, ayrıca Spargapif, Lik, Gnur, Argot, Ariapif, Oktamasad. İskitler, M.Ö.4yy.’da yaşamış Atey adındaki kralın yönetimi altında güçlerinin zirvesine erişmişlerdir. Ancak M.Ö.3yy.’da İskitya artık bu gücünü yitirmeye başlayacaktır. İskitlerin zayıflamasının ardından, Ön Kafkasya ovalarında Güney Ural ve Aral steplerinden göç eden Sarmatlar egemenlik kurmaya başlamıştır. 4M.Ö.2 ve 1.yy’larda İskitya adı yerini Sarmatya’ya bırakmıştır. İskitlerle birlikte, Saka ve Massaget boylarının bir kısmı da güçlenen Sarmat kabile birliklerine katılmışlardır. Sarmatlar da göçebe bir halktı, ancak sosyo-politik yapıları İskit’lerinkinden geriydi.Sarmatların toplumsal düzeni tipik ‘askeri demokrasisi’ özellikleri göstermekteydi. En önemli özelliği ise kadınların, erkeklerle birlikte savaşa katılabilecek derecede yüksek bir toplumsal konuma sahip olmasıydı. Kuban ve Terek nehirleri boylarında yaşayan Sarmatlar’ın bir bölümü zamanla yerleşik yaşam tarzına geçmiştir. Sarmatlar Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan önemli ticari yollarını denetimleri altında tutmaktaydılar. Bunlardan biri ‘Sarmat’ yolu olarak bilinmekte ve Terek ve Aragva vadileri ile Daryal geçidi üzerinden Kuzey Kafkasya’dan Ön Asya’ya doğru gitmekteydi.M.S.1.yy’da Güneydoğu Avrupa ve Orta Asya Sarmatlar’ı, Alan adı altında birleşmişlerdir.(Alan kelimesi, Hint-İrani halkların eski ortak öz adı ‘arya’/’aryana’nın dil kurallarına uygun olarak gelişmiş Osetçe telaffuz biçimidir.) Adlandırmanın yenilenmesi eski İskit-Sarmat toplulukların siyasi tarihindeki yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Alan döneminin ayırıcı niteliğini ekonomide yarı-göçebeliğe geçiş oluşturmaktadır. Hayvan yetiştiricilerinin eski mevsimlik oba yerleri, Alanlar döneminde sürülmüş tarlalardan oluşan sabit yerleşimlere dönüşmüştür.Aşağı don boyunda ve Kuzey Kafkasya’da yaşayan Alanlar tamamen yerleşik yaşama geçmişler ve ilk korunaklı (müstahkem) Alan kentlerini kurmuşlardır.5Alanlar da savaşkanlıklarıyla bilinmektedirler. Öyle ki, 4.yy’da yaşamış Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus “Alanların tehlikeli seferlerden ve savaşlardan adeta zevk aldıklarını” yazmaktadır. Alanlar özellikle güneye (Güney Kafkasya ve Ön Asya’ya) ve batıya (Roma imparatorluğunun sınırlarına) doğru yaptıkları akınlarla ünlenmişlerdir. Antik yazarlar Alan ücretli askerlerinin eski dünyada büyük rağbet gördüğünü ve bu askerlerin başka toplulukların savaşlarına gönüllü olarak katıldıklarını belirtmektedirler.Antik çağın bu kahramanlık dönemlerinin dünya görüşünün özgün nitelikleri ve İskit-Sarmat-Alanların yaşam biçimlerine ilişkin etnografik detaylar Oset Nart destanlarında itinayla korunmuştur. Eski çağ yazarları tarafından tarif edilen İskit ve Sarmat-Alan dinsel törenlerinin bir çoğu da günümüz Osetlerinin ayin ve ibadet pratiklerinde devam etmektedir.Batıda Alanlar64.Yüzyıl’da başlayan Büyük Kavimler Göçü sırasında Alanlar Hun istilasına uğrayan ilk Avrupa halkı olmuşlardır. Hunlarla giriştikleri savaş Alanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. 372 yılında Alanların bir kısmı batıya Roma imparatorluğunun sınırlarına ilerlemekte olan Hunlara katılmıştır. 9 Ağustos 378’de Edirne civarlarında Roma ordusuna karşı kazanılan zaferde Alan süvarisi belirleyici bir rol oynamıştır. Bu yenilgiden sonra Roma bir daha kendinitoparlayamayacaktır. Kısa bir süre sonra ise Alanlar Hun ittifakından çıkıp, 406 yılında Germen boyları olan Vandal ve Suevlerle birlikte Galya’yı istila etmişlerdir. Burada Alanlar ikiye ayrılmışlardır. Başlarında Goar’ın bulunduğu bir grup Roma’nın hizmetine girmiştir. Zayıflamakta olan İmparatorluk, bu grup Alanlar’a İmparatorluk çıkarlarını maaş ve toprak karşılığı savunmak üzere federal bir statü tanımıştır. Roma İmparatorluğu ile ittifak yapan Alanlar, bugünkü Fransa, Belçika topraklarıyla, İtalya’nın kuzeyine yerleşmişlerdir. Smbid, Eoxar, Beorgor, Sangiban Alanlar’ın adları tarihe geçmiş krallarıdır. Sangiban’ın krallığı döneminde Alanlar, 15 Haziran 451’de yapılan ve Roma İmparatorluğunun Hun’ları durdurmayı başardığı son büyük askeri zaferde -Campi Catalaunici (Katalaun Ovası) savaşında- büyük ün kazanmışlardır.777Alanlar’ın başında kral Respendial’in bulunduğu diğer kolu, Roma İmparatorluğu ile düşmanlığını sürdürüp, Vandallar ile ittifak yapmıştır. 409 yılında Franklar’ın saldırıları karşısında Vandallar ile Alanlar Galya’dan bugünkü İspanya topraklarına göçmüş ve İberik Yarımadası’nın önemli bir bölümünü ellerine geçirmişlerdir. Alanlar’ın Lusitanya ve Kartagena, Vandallar’ın ise Doğu Galisya ve Betika üzerindeki egemenliklerini yapılan bir anlaşma ile Roma İmparatorluğu da tanımak durumunda kalmıştır. Ancak çok geçmeden Roma, Vandallar ve Alanlar ile baş edebilmek için bir müttefik bulmuştur. 416 yılında İspanya’yı, Roma’ya olan Germen kabilelerinden bir tanesi, Batı-Gothlar’ı ele geçirmiştir. Alanlar ile Batı-Gothlar’ı arasında uzun süren savaşlar olmuş, sonunda kralları Addak’ın 418’de savaşta ölmesiyle Alanlar egemenliği Vandal kralına devretmek zorunda kalmışlardır. BUGÜNKÜ OSETLERDağlık yörelerde dağınık guruplar halinde yaşayan Osetler “Yurttaş Toplulukları” şeklinde örgütlenerek, geleneksel sosyo-politik birliklerini yeni koşullar içerisinde tekrarlamışlardır. Oset yurttaş toplulukları eski Hint-İrani toplumsal kuruluşunun biraz değiştirilmiş bir şekliydi. Bu toplulukların üyeleri her biri toprağın ayrı kısmına sahip üç klandan (boydan) oluşuyordu. Topluluğun birliğinin ideolojik kanıtını, söz konusu üç klanın (yani bütün yurttaşların) aslının ortak atadan geldiği yolundaki epik efsane sağlamaktaydı. Böylece Hint-İrani’lere özgü toplumsal ayrımın üç öğeli şeması canlandırılmış olmaktaydı. Yurttaşlar toplumunun mükemmel örneği Ari üç işlevliğinin gelenek ve uygulamalarını XIX.yy.’ın ortalarına kadar koruyabilen Alagir (Wellacır) Toplumu oluşturmaktaydı. Alagir (Wellacır)Toplumunun toprakları üç kısımdan kuruluydu ve Kuşegonte, Tserajonte ve Sidemonte olmak üzere üç klandan oluşuyordu. Efsaneye göre, daha sonraları Osetya’nın dört bir tarafına yayılan Wellacır toplumunun bu eski klanları Osetler’in atası sayılan Os-Bagatar’ın neslinden gelmekte ve onun üç oğlunun (Kuşegon, Tserajon ve Sideamon) adlarını taşımaktaydı. Üç Klanın işlevsel evrensel uzlaşması dini Kuşegon’lere, savaşı Tserajon’lere, üretimi ise Sidemon’lara bırakıyordu.8Osetya’daki yurttaş toplulukları işgal ettikleri toprakların büyüklüğü ve nüfusları açısından farklılıklar göstermekteydiler. Efsanevi atalarının adları da farklıydı. (örneğin Kurtate Toplumu’nda Kurta ile üç oğlu, Dergevs’ta Kambi ile üç oğlu vs.). Fakat bütün toplulukların örgütlenme biçimleri aynıydı. Topluluğun varlığının temelini toprak oluşturuyordu. Bütün yurttaş topluluğu üyeleri bu toprakların ortak sahibi sayılmakla birlikte, fiilen toprak sahipliği üç klandan birine mensup ayrı bir köy (komşular topluluğu) ya da bu köyde oturan sülaleler (‘mıggag’lar)gerçekleştirilmekteydi. Her hane sahibinin tam haklara bir yurttaş sıfatıyla belirli bir arazi parçası üzerine hakkı bulunmaktaydı. toprak hakları ile sosyal ve politik bağların koparılmaz birliği sıradan bir yurttaşın üye olduğu değişik ortaklıklar hiyerarşisi içinde sağlanıyordu. Bu hiyerarşi: aile-sülale (mıggag)-köy-klan -yurttaş topluluğu dizisi olarak gelişmekteydi. Yurttaşlara ‘wejdan’ denilmekteydi. Bu kelime günümüz Osetçe’sinde ‘soylu,asil’ anlamına gelmekteyse de, başlangıçtaki kullanımı itibariyle bu terim, sadece ortak ilk atanın neslinden olmanın verdiği soyluluğu anlatmaktaydı. Osetya’nın bazı yerlerinde bu sözcük yakın dönemlere kadar bir tür hitap biçimi olarak kullanılmıştır. babadan oğula intikal eden ‘wejdan’lık ünvanına (başka bir deyişle yurttaşlığa) sahip olabilmek için ortak ilk atanın neslinden gelmek, belirli bir (mevrus)arazi parçasının sahibi olmak ve topluluğun diğer üyeleriyle eşit olmak gerekliydi.Yurttaş topluluğunun politik kuruluşunun temeli ‘nıhaş‘: denilen ve çok kademeli bir yapıya sahip halk meclisiydi. En üst kademedeki ‘nıxaş’: yerel özyönetimin temsili örgütlerinin bölgesel sistemini oluşturan mahalle, sülale, köy ve klan ‘nıxaş’larına dayanmaktaydı. Yerel ‘nıxaş’ların daha üst kademedeki halk meclislerine delegeler göndermeleri yoluyla, yüksek ‘nıxaş’ta açık demokratik seçimlerle belirlenmiş, sorumlu halk temsilcileri toplanırlardı. Yurttaş topluluğunun halk meclisinin yasallığı, her üç klanın yetkili delege gruplarının hazır bulunup bulunmamalarına bağlıydı. Aynı ilke gönüllü milis kuvvetlerinin oluşturulması ve ara bulucu mahkemelerin üyelerinin seçimi sırasında gözetilmekteydi. Yurttaş topluluğunun ekonomik esasını komşu toplulukları (köyler) halinde örgütlenmiş eşit haklı yurttaşların (‘wejdan’ ların) küçük çiftlikleri oluşturmaktaydı. Bazı monolokal/tek birimli yurttaş toplulukları zamanla büyük ticari-ekonomik merkezlere dönüşerek ‘on kent’ niteliği kazanmışlardır (örneğin, Fiyagdon kıyısındaki Tsimiti Koyu, Iref kıyısındaki Donıfarş, Gizeldon kıyısındaki Dergevş vb).Geleneksel toplumsal örgütlenme biçimlerinin bu çok eski şekillerini, değişen koşullara uyarlayan Oset Yurttaş Toplulukları, sahip oldukları manevi değerleri güncelleştirip, geleneksel kültürel özellikleri korumayı sağlayabilecek bir toplumsal alan yaratmayı başarmıştır. Özlerini korumak için geliştirdikleri bu sosyo-kültürel muhafazakarlıkla etnik birliklerinin temellerini koruyabilmiş, aynı zamanda Oset Dili’nde ve folkloründe (sözlü edebiyatında) en kadim Hint-İrani (ve daha geniş olarak Hint-Avrupa) atalarının zihniyet yapılarını saklayabilmişlerdir. Bunun tipik örneği XIX.yy’ın ikinci yarısında ve XX.yy’ın birinci yarısında yazıya çevrilen yukarıda deyindiğimiz Nart Efsaneleri‘ndeki üç işlevli ideolojidir. OSET DAĞ TOPLUMLARININ ORTAYA ÇIKIŞIxvı-xvıı. yy’larda, genellikle bir büyük dağ boğazının ya da yüksek olmayan geçitlerle ayrılmış birkaç vadinin doğal sınırları içindeOset Dağ Toplumları meydana gelmiştir. Kuzey Osetya’daki dağ toplulukları Wellacır, Kurtatte, Tegiate ve Dıgur’dı; Çok yüksek rakımlı merkezi/orta Osetya’dakiler, Tualgom, Urstualta ve Tursugom; Güney Osetya’dakiler ise, Kudar, Dzaw, Ksan ve Kud toplumlarıydı. Her dağ toplumu, ya bağımsız bir yurttaş topluluğundan ya da askeri ve politik amaçlarla ittifak kurmuş birkaç yurttaş topluluğundan oluşmaktaydı. Doğal şartların, askeri-stratejik konumun ve siyasi bağların farklılığı Osetya’nın değişik kısımlarının farklı biçimlerde gelişmesine ve farklı bölgesel özelliklerin oluşmasına yol açmıştır. Dağ Osetya’sı feodalizmin gelişmesinin iki modeline tanık olmuştur. Nispeten “saf” şekliyle bu modellerden biri Kuzey Osetya’nın doğusunda (Wellacır, Kurttate ve Tegiate toplumlarında), diğeri ise batısında (Dıgur’da) mevcuttu.9Doğuda’ki feodal düzen modeli, komşular topluluğunun çözülmesi sonucunda ortaya çıkmış ve feodal ilişkilerin gelişmesinin temelinin özgür topluluk üyelerinin ekonomik yönden bağımlı ve başkalarının topraklarını icar (geçici olarak kiralayan) çiftçilere dönmeleri teşkil etmektedir. Bu modelin ayırıcı nitelikleri bağımlı köylünün kendi toprağının olmayışı, toprak sahibine rant ödemekle yükümlü kiracının tam bir kişisel özgürlüğe sahip olması ve mevrus toprak parçalarına sahip bağımsız köylüler sınıfının sayıca çok olmasıdır. Batıda ise komşular topluluğu önemini feodal ilişkiler sisteminde de korumaktaydı. Doğu Osetya’da feodallerin ve kiracı köylülerin sülalelerinin kökeni aynıydı ve çözülmüş komşu topluluklarına dayanıyordu. Dıgur’a asiller/toprak sahipleri dışarıdan gelmişti ve buradaki yurttaş topluluğunu hakimiyeti altına alarak, mevcut topluluk yapısını korumuştu. Osetya’nın Batısında uygulanan modelin önemli özellikleri şunlardı:Bağımlı topluluk üyeleri sürülecek ve biçilecek tarla ve çayırlara sahip olabiliyorlardı, ancak başlıca rant kaynağını oluşturan otlaklar sadece soyluların elindeydi. Ekonomik bağımlılık beraberinde kişisel bağımlılığı getirmekte,böylece köylüler belirli bir feodal/soylu aileye mevrus biçimde bağlanmaktaydı. Merkezi ve Güney Osetya’ya gelince, burada Oset feodalizminin her iki modeli de mevcuttu. Güney’deki bazı çevre toplumlarının farklılığı ise, en üst soylu kesimin Gürcistan’ın siyasi yaşamında aktif rol oynamasıydı. Bu soylular sınıfı zamanla tamamen Gürcüleştiler.Oset feodal düzeninin klasik örneğini Tegiate Toplumu göstermekteydi. Tegiate’ler Genaldon ve Cıjeldon nehirlerinin vadilerini ve Terek nehrinin Daryal Geçidi’ndeki sol taraflarına yerleşmişlerdi. Tegiate Toplumu’nun çekirdeğini 11 soylu sülaleye (æлдæрттæ-eldarlar) ait topraklar oluşturmaktaydı. Bu sülalelerin çoğunluğu Dergevş Köyü kökenliydi. Toprağı gaspederek ve eşitleri olan yurttaşlarını hakimiyetleri altına alarak “eldarlık’lık (æлдар-Feodal Bey-derebeyi) ünvanını tekellerine almışlardı. XVIII-XIX. yy’da Tegiate’ “eldar’lık ölçütlerine (yani köken-toprak sahipliği-tam hak sahibi olmak üçlüsüne) sahiplerdi. Dergevş’te Eldattate (Æлдаттатæ) ,Mamşırate (Мамсыратæ) ve Txoştate (Тхостатæ) olmak üzere üç “eldar” sülalesi kalmaktaydı.Yesenate (Есенатæ) ,Kanıkuate (Хъаныхъуатæ) , Kunduxate (Куындыхатæ) , Tuganate (Тухъанатæ) , Tılattate (тылаттатæ) ve Şanate ( Санатæ) ‘ler yeni köyleri kurarak oraya taşınmışlardı. İki “eldar” sülalesi de-Cantiate (Дзантиатæ=Джантиатæ ve Dudarate (Дударатæ )’ ler Tegiate’lere kendi köylüleri ile birlikte dışarıdan katılmışlardı.”Eldar’ların mülkiyetindeki bu merkezi topraklara 6 küçük bağımsız topluluk komşu oluyordu. Bu çevre topluluklarının en güçlü sülaleleri, Tegiate nüfusunun ikinci derecede soylu (wejdan) sayılan zümresini oluşturuyordu. Tegiate toplumu böylelikle dört sınıfa ayrılmaktaydı: Üst kesim ‘Eldar ve wejdan’lardan ibaretti. Sayıca en kalabalık olan ‘ferşagleg’lar (tam çeviriyle “yandaki adamlar”) kesimi çevre/periferik toplulukların bütün eşit haklı üyeleriyle ‘eldarların ve vejdanların köylerindeki bağımlı toprak kiracılarını kapsamaktaydı. ‘Kevdeşard’lar (yemlikte doğanlar) asillerin alt sınıflarından kadınlarla yaptıkları ‘ikinci’, tam haklı olmayan evliliklerden doğan çocukları ve bunların aileleriydi. Sosyal sınıflamanın en alt kademesinde bulunan az sayıdaki ‘kuşegte” (köleler) ise bütün toplumsal haklardan yoksun olup efendilerinin tam malı sayılmaktaydılar.10Her kiracı köylü (‘ferşagleg’ veya kevdeşard’) ailesi toprak sahibine her yıl bir koyun, bir kuzu, bir araba yükü kuru ot, üretilen tereyağ ve peynirin bir bölümünü ve bazı feodallere de ürettikleri buğdayın bir kısmını verirlerdi. Her köylü yılda üç gün efendisinin tarlasında çalışırdı. ‘Eldarların’ın çağrısı olduğunda ‘ferşagleg’ler ve’ ‘kevdeşard’lar onun arkasından akınlara ya da gümrük nöbetlerine çıkarlardı. Daryal Geçidi üzerindeki denetim eldarlara büyük bir gelir sağlamakta ve Tegiate’leri geniş bir siyasi ve ticari ilişkiler ağı içerisine sokmaktaydı.Değişik Oset toplumlarının yerel özellikleri daha önce, Alan Devleti döneminde oluşturulmuş olan geleneksel birlik bilincini yok edememiştir. Nitekim Oset dağ topluluklarının komşularının da Osetya’yı tek bir ülke olarak kabul ettikleri bilinmektedir. Oset toplumları iç işlerinde bağımsız davranırlarken, askeri ve dış ilişkilerinde diğer Oset toplumlarıyla birlikte davranmayı tercih etmişlerdir. Başka bir deyişle, XV-XVIII yy’lar Osetya’sı konfederatif esaslara göre birleşen, özerk bölgelerden oluşmaktadır. Bütün milletin kaderini etkileyebilecek özel durumlarda, konfederasyon adına karar almak üzere genel Osetya ‘Nıxaş’ı toplantıya çağrılmaktadır. Bu tür halk meclisinin son örneği Osetya tarihinde büyük rol oynayan ve Rusya’ya gönderilecek elçiliğin kadrosunu atamak üzere toplanan 1749 ‘Nıhaş’ı olmuştur. OSET DAĞ TOPLULUKLARININ OVALARA DÖNÜŞLERİ11 XVIII.yy’ın ilk yarısında Osetya derin bir krizin eşiğine gelmiş bulunmaktaydı. Ekonomik olarak, işlenebilecek toprakların sınırlarına varılmış, nüfus fazlalığı nedeniyle ekilebilecek yeni topraklara ihtiyaç doğmuştu. Feodalizmin bu aşamasında üretim temelinin genişletilmesi ve politik sistemin yeni ihtiyaçlara uygun olarak yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Toprak açısından sınırlara varmış olunması ve eşitsiz sosyo-ekonomik gelişme sonucunda komşu Oset toplumları arasında ihtilaflar baş göstermişti. Sıkışılmış bu coğrafyadan kurtulmanın bir yolu Khabardey veya Gürcü prenslerinin tabbiyetine girerek, dağlardan ovaya dönüş olabilirdi. Ancak bu tür bir “sömürgeleşme” Oset soyluları için ise yükümlülüklerinin katlanması anlamına gelecekti. Buna karşılık, yeni edinilebilecek süzerenler ne belirli bir sosyal güvenceyi, ne siyasi istikrarı, ne de etkili bir askeri himayeyi teklif edecek durumdaydılar. Ayrıca Khaberdey’leri dışarıdan körüklenen prensler arası çekişmelere kemirmekteyken, bir dizi krallığa/prensliğe bölünmüş olan Gürcistan kendini bile savunmaktan aciz durumdaydı. Yine de güçlü Khaberdey ve Gürcü prenslikleri, sınırlarındaki Oset toplumlarını askeri kuvvet veya ekonomik baskıyla egemenlikleri altına almaya çalışıyorlardı. Bu ortamda Osetya’nın çıkarları Rusya’nın dış siyasi planlarına uygun düşmekteydi. Kafkas meselesi Rusya İmparatorluğu’nun doğu politikasının merkezini oluşturmaktaydı. Kafkasya’ya ilerlemek suretiyle Rusya Karadeniz’e çıkışını kolaylaştırmayı, güney sınırlarını sağlamlaştırmayı ve Orta Doğu’daki başlıca rakiplerini Osmanlı İmparatorluğu ile İran’ı sıkıştırmayı tasarlamaktaydı. Osetya’nın Kafkasya’nın tam ortasında, stratejik erişim yollarının kesiştiği bölgedeki coğrafi konumu XV-XVII.yy’larda Oset halkının kurtuluşu ve yaşayabilmesi için bir avantaj oluşturuyorken, XVIII.yy’dan itibaren aynı coğrafi konum, değişen koşullar nedeniyle bir dezavantaja dönüşmüştür. Aslında Oset ulusu stratejik olarak önemli bir coğrafyada yaşamanın bedelini bugüne kadar ödemeye devam etmiştir. Rus yönetiminin XVIII.yy’dan beri Osetlere karşı duyduğu ilginin niteliği, Çarlığın Kafkasya genel valilerinden birisinin daha sonraki dönemde söylediği şu sözler çok iyi anlatmaktadır: “Osetya’da sağlam hakimiyetimiz Kafkas dağlarının çok daha büyük bir bölümünde üstünlüğümüzü pekiştirecektir.”Osetler ise Rusya’ya, Oset toplumları arasındaki gerginleşen ilişkileri düzeltebilecek ve hem kuzeyde, hem de güneyde onları dış saldırılardan koruyabilecek bir organize devlet gücü gözüyle bakmışlardır. Nitekim, Osetler Rusya’nın yardımıyla Kuzey Kafkas Ovası’na dönmeyi ummaktaydılar. Rusya ile girdikleri ticari ilişkiler de, onlara Rusya’ya güvenebileceklerini göstermişti. 1749 yılında Oset toplumları Rusya’ya katılma konusunda ortak karar almışlardır. Rusya ile diplomatik ilişkiler kuran Osetya üç yıl boyunca Petersburg’da seçkin siyaset adamı Magkatı Jurab’ın başkanlığındaki bir elçi tarafından temsil edilmiştir. Ne var ki katılmayla ilgili işlemler ertelenmiş, ancak 1774 yılında, Osmanlı-Rus savaşının sona ermesinden sonra imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın Rusya’ya Kuzey Kafkasya ‘da istediği hareket serbestisini tanımasından sonra yapılmıştır. 1774’den sonra Oset-Rus ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Tarafların üzerinde anlaştıkları ortak kararların yerini Osetya’yı Rusya’nın idari sistemine dahil etmek için acele eden Rus makamlarının tek taraflı davranışları almıştır. Zaman zaman silahlı çatışmalara dönüşen ihtilaflar, bölgede Rus yönetiminin polis, mahkemeler ve vergi sistemi gibi unsurlarıyla beraber tam ve nihai olarak kurumlaşmasına kadar sürmüştür. 1830 yılında gerçekleşen bu olay Osetya’nın kuzeyinde ve güneyinde eş zamanlı bir surette düzenlenen imha operasyonlarından sonra mümkün olmuştur. İnatçı direnişleri Osetleri Rus askeri yönetimine tabi olma zorunluluğundan kurtarmaya yetmemişse de, beklenmedik bir biçimde onların komşularının iddialarından kurtulmalarına yaramıştır. Nitekim daha önce Osetya’nın Rusya’ya katılmasını engellemek için entrikalar çeviren Gürcü prensleri, Gürcistan’ın kendisi de Rus yönetimine katıldıktan sonra bazı güney Oset toplumları üzerinde hak iddia etmeye başlamışlardır. Ancak Rus yönetiminin onların bu talebine verdiği cevap olumsuzdu: kudretli bir imparatorluğa karşı savaşmaya cesaret edebilen insanlar, Gürcü’lere bağımlı olamazlar.1784’de Daryal (Askeri Gürcü) Geçit Yolu bölgesinde güvenliği sağlamak amacıyla Rus yönetimi Vladikafkas kalesini inşa ettirmişlerdir. Kalenin Osetçe adı olan Dzaucikew Osetya’nın bugünkü başkentine daha önce burada bulunan küçük bir Oset köyünden miras kalmıştır. Osetya’yı devlet idaresi alanına dahil etme sürecinde edinilen deneyimler Kafkasya’daki Rus makamlarına çok şey öğretmiştir. XIX. yy.ın ortalarından itibaren karşılıklı uyuşma ve alışma dönemi başlamıştır. Bu dönemde geçekleşen idari sistem ve taksimatın evrimi ve yönetme usullerinin gelişimi eski Oset coğrafi-politik organizasyonun ve geleneksel halk temsilciliği ve mahkeme şekillerinin hesaba katılmasına ve kullanılmasına dayanmaktaydı. İmparatorluğun idari kuruluşunda izlenen temel esas etnik olmaktan ziyade coğrafiydi ve Kafkasya’nın özel şartlarında bu esas birde askeri-stratejik faydalılık prensibiyle tamamlanmaktaydı. böyle bir yaklaşımın sonucu olarak Osetya ‘Kuzey’ ve ‘Güney’ olmak üzere Ana Kafkas Sıradağı boyunca iki parçaya bölünerek bunlardan biri Kuzey Kafkasya’daki, öbürü de Güney Kafkasya’daki Rus yerel yönetimlerini emri altına verilmiştir. Kuzey Osetya’nın en büyük kısmı XIX. yy.ın ortasında önce Vladikafkas ilçesi, daha sonra Askeri Oset ya da Oset ilçesi denilen ve Terek Eyaletine bağlı olan tek bir idari birim içinde toplanmıştır. Güney Osetya’nın topraklarının çoğu Tiflis Eyaletine, azıda Kutais Eyaletine (ikisi de Gürcistan) ithal edilmiştir. Kuzey Kafkas Ovası’nı yeniden benimsemeye yönelik ilk girişimler daha XVIII. yy.da başlamıştır. Bunun sonucunda Khaberdey prenslerine ait toprakları kira ile tutan Oset feodallerinin kurdukları köyler ortaya çıkmış, Osetler Mozdok ve Vladikafkas çevresindeki düzlüklere yerleşmişlerdir. XIX. yy.ın ilk yarısında ise Osetler’in ovaya göçme süreci kitlesel ve düzenli bir şekil almıştır. bunu sayesinde feodal ilişkiler yeni üretim bazı edinmiştir.Söz konusu dönemde gerçekleşen önemli gelişmeler şöyle sıralanabilir: Topraktan yararlanmada kişisel-ailesel sistemin kesin zaferi, rantın parayla ödenmesi usulünü yaygınlaşması, ekonomik yönden bağımlı köylülerin değişik sınıfsal grupların durumlarının eşitlenmesi. Ancak bunları bütün Rusya pazarıyla bağların genişlemesi, zanaatta ve tarımda piyasaya yönelik mal üretiminin artması, ilk sanayi işletmelerinin ortaya çıkması izlemiştir. Pazara doğrudan bağlılık koşullarında küçük köylü ekonomisi soyluların genç latifundium’larından daha sağlam ve dayanıklı çıkmıştır. Dağ sömürme metodları ovada zor tutulmaktaydı. Hızlı iktisadi kalkınmayı hedefleyen ve Osetya’daki politik durumun istikrarsızlaşmasından korkan Rus Hükümeti büyük çiftlik sahiplerinin çıkarlarını savunmak istememiştir. Sayıları az olan asillerle özgür Oset köylüleri arasındaki sosyal çatışma feodal bağımlılık siteminin yıkılışıyla çözümlenmiştir. Köylüler soylulara karşı olan eski yükümlülüklerini yerine getirmeyi kesip, işlettikleri topraklardan yararlanmaya devam etmekteydiler. Zaferlerini 1853’ten 1867’ye kadar aşamalı olarak gerçekleştiren tarım reformu berkitmiştir.Reformun başlıca prensipleri ova arazilerinin devlet mülkiyeti ilan edilmesini ve gerek köylülerin, gerekse eski efendilerinin topluluk hukuku çerçevesinde ayrı ayrı yerleştirilmelerini ve ayrı ayrı topraklandırılmalarını öngörmekteydi. Sonuçta, örneğin, Tegiate eldar’ları bütün Tegiate halkı gibi aile başına 40 desiyatinlik (1 desiatin 1.09 hektara eşittir.) arazi parçaları edinilerek köylü kitlesi ile ekonomik olarak denkleştirilmişlerdir. Kuzey Kafkas Ovası’ndaki reform dramatik gelişmelere de sebep olmuştur. Kuzey Oset toplumlarının nüfusunun yaklaşık dörtte biri ve bu arada asillerin çoğunluğu Müslüman’dı. bu durumu da kullanarak imtiyazlarını yitirmekte olan asiller partisi Osmanlı İmparatorluğuna göç hareketine önayak olmuştur. Bazı verilere göre, Oset muhacirlerinin sayısı 3-5 bin civarındaydı. bunların çoğu Oset nüfusunun en prestijli ve sosyal olarak en aktif gruplarının mensuplarından ibaretti. Vatanda kalan Oset soylu sınıfı ise reformdan sonra hızla çökmeye başlamıştır.Vladikafkas (Kuzey Osetya) Ovası’nın benimsenmesine paralel olarak Güney Osetler’in Kartli ve Kaheti gibi Doğu Gürcistan prensliklerine göçleri sürmekteydi. Gürcü krallarının ve prenslerini daha önce Osmanlı ve İran ordularınca harap edilen topraklarına Osetler’in en büyük göç dalgası XVIII. yy.a rastlamaktadır. Gürcülerin toprağa şiddetle muhtaç olan Oset dağlılarını davet etmeleri genellikle hem ekonomik, hem askeri amaçları gütmekteydi. Örneğin, Doğu Gürcistan hükümdarı II. Iraklı (Erekle Han) Kaheti’deki Oset kolonilerini bölgeyi dış saldırılara karşı koruyacak bir kordon şeklinde yerleştirmiştir. Güney Osetya’nın asil kendisinde ise XIX. yy.nin başları ve ortaları köylülerin özgürlük savaşımlarıyla geçmiştir. 1860’larda yapılan reform burada da kişisel bağımlılığı kaldırmış ve toprak ilişkilerinin düzenlenmesinin genel Rusya sistemini yürürlüğe koymuştur.Ovaya yerleşme ve devlet yönetiminin kurulması, tarım reformu ve pazar ilişkilerinin gelişmesi Osetya’nın dağınıklığının giderilmesine ve dış bağlarının genişlemesine yol açmaktaydı. XVIII. yy’ın sonlarından XIX. yy’ın ortalarına kadar meydana gelen olaylar ve gelişmeler halkın toparlanması sürecini hızlandırarak ulusun yeniden doğuşu için ortam hazırlamıştır.  X. yy’ın başlarına doğru Oset toplumsal hareketi ve kamuoyu için ülkenin idari bölünmüşlüğüne ve sömürge halkı konumuna boyun eğmenin imkansızlığı artık açık olmuştur. Ulusal yeniden doğuş Osetya’nın politik birleşmesi fikrinin ortaya konulmasına yol açmıştır. bu hedef 1905-1907 Rus devrimi sırasında faal şekilde tartışılmış, 1917 Şubat’ında Çarlık rejiminin düşmesinden sonra ise en başta gelen amaç olarak belirlenmiştir.Rusya’da iç savaş ve imparatorluğun dağılması ortamında Osetler’in politik bilinci ve ulusal egemenliği net olarak Oset halkı kongreleri örgütsel biçimini almıştır. 1917-1919 yılları arasında yapılan 11 ulusal kurultay iki en önemli sorunu karara bağlamış: Kuzey ve Güney Osetya’yı genel halk irade izhari düzeyinde birleştirmiş ve yasal yetki organı olarak Oset Ulusal Meclisi’ni meydana getirmiştir.Oset halkının I. Kongresi 1917 Nisan’ında toplanmıştır. Kasım 1917’de yapılan IV. Kongre Osetya’da geçici olarak tam devlet yetkisi sahibi kılınan Oset Ulusal Meclisi’ni seçmiştir. Meclisin başkanlığına Simon Takatı, yardımcılıklarına da Tsomak Gadiatı ve Gappo Gaggaykı getirilmişlerdir. Tümgeneral Afaki Fidaratı (ordu başkomutanı) ve albay Gaspo Gutsunatı’nın (kurmay başkanı) yönetiminde ulusal silahlı kuvvetlerin kurulmasına başlanmıştır. Ordu kamu düzenini ve halkın güvenliğini korumak amacıyla oluşturulmaktaydı. Aralık 1917-Ocak1918 tarihlerinde İnguş çetelerinin Vladikafkas’a düzenledikleri saldırılar bile Osetler’in ‘Militarizm’ini artıramamıştır. Şubat 1918’de toplanan V. Kongre ‘komşu kardeş halklarla savaş fikrini aklına bile getirmediğini ve bazı grupların insiyatifiyle başlayan düşüncesiz çatışmaların kesin son bulacaklarına inandığını’ belirtmiştir. Nisan 1918’de yapılan VI. Kongre Osetya’yı Sovyet yönetimindeki Terek Cumhuriyeti’nin yapısına dahil etmişse de, üç ay sonra Temmuz 1918’de toplanan VII. Kongre Sovyet iktidarını tanımayı reddetmiştir.Ulusal Meclis delegeleri farklı siyasi görüşleri temsil eden insanlar olmakla beraber, büyük çoğunluğu aydın kesime mensuptu. Meclisin bileşimi kongreden kongreye değişmekte, Osetya içindeki ve etrafındaki koşullar ve gelişmeler de birbirinin yerini almaktaydı. Meclisin onurunu pek büyük derecede artıran bir olgu olarak vurgulanmalıdır ki, faaliyetleri daima Osetya’da iç savaşı önlemeye yönelikti.Rusya’da artık başlamış olan iç savaş konusunda Osetya’da birbirine karşıt yaklaşımlar mevcuttu. Bolşeviklik yanlısı ‘Kermen’ Partisi Sovyet iktidarını desteklemekteydi. Ortacı/merkezci bir örgüt olan ‘Kosta’nın Çevresi’ Rusya’daki iç çekişmelere karışmama ve kendi kaderini belirleme prensiplerini savunarak Oset Devleti’ni kurma fikrini yaymaktaydı. Oset Ulusal Meclisi de ikinci tutuma yönelmekte, fakat (Oset tarihinde çok defa olduğu gibi) bilincine varılan zorunluluk ile bu zorunluluğu hayata geçirmek için gereken politik olanaklar arasındaki trajik çelişkiyi bir türlü giderememekteydi. Osetya’nın kaderi bu kez de sınırları dışında kararlaştırılmıştır. Ulusal birlik ve politik özerklik emelleri Osetler’e pahalıya mal olmuş: “beyaz”ların ve “kızıl”ların ortak çabalarıyla iç savaş Osetya’ya yine de ithal edilmiştir. Osetya’nın kuzeyinde 1920’de, güneyinde ise 1921’de kurulan Sovyet iktidarı başlangıçta Osetya’nın birleştirilmesi fikrini desteklemekteydi. Fakat 1920’lerin ortalarında Sovyetler birliği yönetimi ulusal sorunun demokratik yöntemlerle çözümünden vazgeçip eski imparatorluk prensiplerine dönmüştür. Birleşme gerçekleşmemiştir. Gene de Sovyet iktidarı yıllarında Oset halkı ileride ulusal devlet yapısını yeniden kurmayı ve geliştirmeyi kolaylaştıracak bazı önemli ön koşulları yaratabilmiştir.Kuzey Osetya 1924’te Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı özerk bölge, 1936’da ise özerk cumhuriyet statüsünü elde etmiştir. Güney Osetya 1922’de Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti içindeki özerk bölge olmuştur.İki ayrı ulusal idari birimin çerçeveleri içine hapsedilmiş de olsa Osetya bu dönemde ciddi sosyo-ekonomik ve kültürel başarılar kazanmıştır. Ulusal orta eğitim sisteminin kurulması özellikle dikkate değerdir: örneğin, 1920’de Kuzey Osetya’da açılan 88 okuldan 55’i Osetçe öğretim yapmaktaydı. Ne var ki, daha sonra Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirilen iktidarın baştan aşağı merkezleştirilmesi, büyük nüfus kitlelerinin zorla göçürülmeleri ve Güney’de “zorunlu Gürcüleştirme”, Kuzey’de ise “yumuşak Ruslaştırma” şeklinde uygulanan ulusal asimilasyon politikası çok geçmeden Oset özerk oluşumlarının yönetsel ve ulusal kültürel gelişmesini baltalamıştır. 1960’larda Osetya’da son Osetçe eğitim yapan okullar kapatılmıştır.Birleşme ve gerçek ulusal egemenlik uğrunda mücadelenin yeni aşaması 1981’de başlamıştır. 24 Ekim tarihinde Vladikafkas’ta (o zamanki adıyla Orconikidze’de) hükümet binasının önündeki meydanda toplanan binlerce insan Kuzey Osetya resmi yöneticilerinden halkı canilere ve soygunculara karşı korumasını ve rüşvetçilik ve yolsuzluklara saplanan yüksek makam sahibi kişileri görevden alıp cezalandırmasını istemiştir. Yönetimin buna cevabı tehditler ve hakaretlerden ibaretti. Kaba kuvvet kullanılarak dağıtılan bu miting halk ayaklanmasının başlangıcı olmuştur.Üç gün boyunca şehrin merkezinde taşlar, sopalar ve ‘molotof kokteyli’ şişeleriyle silahlı sivillerle Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerinden de (özellikle Gürcistan’dan) takviye alan tenkit birlikleri arasındaki göğüs göğüse çarpışmalar devam etmekteydi. Osetya’da yaşayan çeşitli uluslara mensup insanların katılımıyla ve saf ütopik sloganlarla gerçekleşen ayaklanma şiddetle bastırılmışsa da, bu olaylar Osetler’in tam bir kuşağını manevi anlamda özgür kılarak vatanlarını da gelecekteki sınavlara ve değişmelere hazırlamıştır.Ekim 1981 Vladikafkas ayaklanmasından sonra diğer Sovyet cumhuriyetler ve kentlerinde de rejimin eksikliklerini protesto eden gösteriler yapılmıştır. 1985’te ülkenin krize doğru kaydığını fark eden Sovyet liderleri devleti sağlamlaştırmak için ‘perestroyka’ (yeniden yapılanma) adıyla bir demokratikleştirme hareketini başlatmışlardır. Fakat artık iş işten geçmişti. Sovyetler Birliği’ne bağlı cumhuriyetler ve uluslar ne Moskova’daki merkezi yönetime, ne birbirlerine güvenmekteydiler. Ülkenin çeşitli bölgelerinde etnik çatışmalar ve savaşlar patlamıştır. ‘Perestroyka’ başarılı olamamış ve 1191’de Sovyet Devleti bütün karşı çabalara rağmen dağılıp tarihe karışmıştır. Ayrık durumdaki Osetya çetin imtihanlara göğüs germek zorunda olmuştur. Sovyetler Birliği varlığını kestikten sonra sadece onu oluşturan 15 birlik cumhuriyetinin bağımsızlığı tanınmıştır. Özerk ulusal oluşumlar ise Sovyet döneminde bağlı oldukları birlik cumhuriyetlerinin içinde bırakılmıştır. Bu dönemde Kuzey Osetya gibi Rusya Federasyonu’na bağlı özerk cumhuriyetlerin hakları önemli ölçüde genişletilerek ‘federe cumhuriyetler’ sıfatıyla Rusya içinde kalmaları sağlanırken, bağımsızlığı elde eden Gürcistan’daki durum tam farklıydı. Gürcü olmayan uluslara ve etnik uluslara karşı baştan beri son derece hoşgörüsüz ve tehditkar tutum alan aşırı ulusçu, şoven örgüt ve hareketler daha 1989’da Güney Osetya’ya silahlı saldırıları düzenlemeye başlamışlardır. 1990’da Gürcistan’da seçimle iktidar başına gelen bu güçler ilk işlerinden biri olarak Güney Osetya’nın özerkliğini kaldırmışlardır. Buna karşılık ulusal varlığını korumak amacıyla Güney Osetya kendini bağımsız bir cumhuriyet ilan etmiştir.5 Ocak 1991’de Gürcü polis ve ordu birlikleri ansızın Güney Osetya’nın başkenti Tsxinvali’ye baskınla girerek Osetler’e karşı açık bir imha savaşına girişmişlerdir. Yaşlı, çocuk veya kadın farkı gözetilmeden sivillere işkence edilmiş ve öldürülmüş, tiyatro, okullar ve kütüphaneler yakılıp yıkılmıştır. Çok geçmeden faşistler şehirden atılmışlarsa da, bunu izleyen daha 1,5 yıl boyunca Güney Osetya’nın birçok yerlerinde işgalcilerle yerli savunma güçleri arasında ağır çatışmalar sürmüştür. Çoğunluğu Gürcistan’ın iç bölgelerinden olmak üzere 100 bini aşkın Oset, Gürcülerin yaptıkları vahşetten kurtulmak için evini, malını terk etmek ve Kuzey Osetya’ya sığınmak zorunda kalmıştır. Mültecileri barındırmaktan başka Kuzey Osetya bu dönemde Güneylilere elinden gelen ekonomik, politik ve askeri destek de vermiştir.Aylarca süren Tsxinvali kuşatılması ve diğer muharebelerde yüzlerce yurtseverin şehit olmasına rağmen, Osetya savunucuları teslim olmamışlardır. 1992 yazında Rusya nihayet devreye girerek Gürcistan’ı askeri birliklerini Güney Osetya’dan geri çekmeye ve ateşkes sözleşmesini imzalamaya mecbur etmiştir. Halen de geçerli olan bu sözleşme uyarınca, sorunun siyasi çözümü bulunup kesin barış akdedilene kadar bölgede güvenliği koruma görevi birer Rus, Oset ve gürcü taburundan kurulu Üçlü Barış Gücü’ne verilmiştir. Maalesef, Oset topraklarındaki feci olaylar bununla bitmemiş: 31 Ekim 1992’de İnguşlarla çatışmalar başlamıştır. Beş gün içinde Prigorondi İlçesi’nde ve Vladikafkas’ın kenar semtlerinde devam eden kanlı çarpışmalar sonucunda pek çok insan hayatını kaybetmiştir. İki komşu halk arasında ilişkilerdeki yaranın derinleşmesine ve ek Rus askeri birliklerinin barış gücü olarak bölgeye gönderilmesine neden olan bu olaylardan sonra ikili görüşmeler süreci başlatılmışsa da, şimdiye kadar kesin uzlaşma sağlanamamıştır.Son yıllarda yaşanan sıkıntılar ve sarsıntılarda iki Oset Cumhuriyeti de bir olmaya ve ulusal benliklerini ve egemenliklerini ortaklaşa korumaya azimli olduklarını göstermişlerdir. Bu da yukarıda genel çizgileriyle tarif etmeye çalıştığımız bin yıllık Alan-Oset tarihinin günümüzde kesilmeyip şimdiki ve gelecekteki kuşaklarca devam ettirileceği umudunun belki de en önemli kaynağıdır.Bu yazı Nart Dergisi’nin 5 ve 6.sayılarında yayımlananRuslan Bzarti’nin (Kuzey Osetya Tarih ve Arkeoloji Enstitüsü Müdür Yardımcısı)DÜNDEN BUGÜNE OSETLERİN TARİHİ başlıklı yazısından alınmıştır.Çev: Georgi Tsotsiti  NOT:Metinde Rusça veya yanlış yazılan isimler Alan Kültür ve Yardım Vakfı’nca düzeltmeye tabi tutulmuştur.